11 Mayıs 2017 Perşembe




KIŞ MEVSİMİNDE LVİV'DE NE İŞİMİZ VAR?


Lviv'de nereler görülmeli?
  • Opera Binası (mümkünse bir opera yada bale izlemelisiniz)
  • City Hall Tower (Belediye Binası ve Çan Kulesi) (Giriş 20 grivna)
  • Bernardine Church
  • Church of the Holly Communion
  • Dormition Church
  • Boim Şapeli (Giriş 30 Grivna)
  • Lyçakivske Mezarlığı ( Giriş 25 Grivna)
  • Pototskih Sarayı (Lviv Art Palace)
  • Yüksek Kale Tepesi
  • Baca Temizleyen Adam Heykeli
  • Bir kaç pazar yeri (aşağıdaki yazımda bir kaç tanesinden bahsettim)
Lviv'de nerede neler yenmeli-içilmeli?
  • Handmade Chocolate (çok çeşit çikolata ve pastanın yanında eritilmiş çikolata lezzeti)
  • Beer Theatre (canlı müzik eşliğinde içeceklerinizi yudumlamalık)
  • Krivka (askeri konseptli ilginç bir deneyim)
  • Mons Pius (Kaliteli bir mekan ve menü isteyenlere)
  • Da Vinci (İtalyan tadından vazgeçmeyenlere)
  • Kumpel (yerel lezzetler) 
  • Strudel Haus (kahvaltıda strudel tadın)
  • Cafe Centaur (kahvaltıda borsch çorbası için)
  • Roshen'den çikolata stoklayın.
  • Aroma Kava; atıştırmalıklar ve kahve molası için  tavsiye ederim.

*Bu listedekileri aşağıdaki yazımda uzun uzun anlattım faydalı olursa ne mutlu bana. İyi okumalar ve gezmeler :)


PS: -En en en önemli tavsiyem (meraklılarına) Operadaki gösteriler için 2 hafta öncesinden biletler açılıyor alın ve izleyin derim. Linkini bırakıyorum: http://opera.lviv.ua/en/
-Paralarınızı h.alanında change etmeyin baya kazıklıyorlar şehir içinde uyguna yapan yerler var ama kredi kartı kullanıyorsanız en tasarruflusu oluyor biz genelde kart kullandık.
-Taksi kullanacağınız zaman sıkı pazarlık yapın baya bi faydası oluyor.
-Merkezi bir yerde konaklayın, zaten her yer yakın boşu boşuna yol parası harcamazsınız.
-Kış mevsimlerinde gidiyorsanız en kalın giysilerinizi ve botlarınızı giyin, bere ve eldiveninizi de unutmayın.
-Telefonunuzun interneti için bir yurt dışı tarifesi ayarlayın, çünkü gideceğiniz yerler için online haritaya ihtiyaç duyacaksınız. Biz turkcell de vodafone da kullandık ve bir sıkıntı yaşamadık.


Bizim hakkımızda ve Lviv hakkında biraz fikriniz olması açısından öncelikle şu videoyu izleyebilirsiniz

KIŞ MEVSİMİNDE LVİV'DE NE İŞİMİZ VAR?

Bir sabah maillerime bakarken bir uçak firmasının 100 de 50 indirim hediye ettiği mailini görünce, hemen googleda vizesiz ülkeleri ararken buldum kendimi. Hem uçak bileti uygun olmalıydı, hem de çok para harcamayacağımız bir ülke olmalıydı. Seçenekler daralınca Ukrayna kendiliğinden beliriverdi zaten. Okuduğum bir kaç blogda Lviv hakkında çok güzel bahsediliyordu ve bizim için farklı bir deneyim olabileceğini düşündük. Kesinlikle pişman olunmayacak bir tatil oldu ve buradan herkese tavsiye etsem başım ağrımaz.



Peki neden Lviv? Haydi "5n 1k" sorularıyla bunu inceleyelim;

Lviv; Ukrayna'nın Paris'i...Evet iddalı bir tabir ama sizi temin ederim ki her bir harfine kadar doğru. Gidin, görün yanlışsa her türlü yoruma açığım. Öyle bir şehir ki küçük bir semt kadar yüz ölçümü var ama keşfetmeye 1 hafta ancak yeter. Biz 3 günlüğüne gittik ve işaretlediğim mekanların yarısını gezemedik. Ayrıca bu işaretlediğim yerler her tipten gezgine hitap eden şeyler. 

Yani şöyle açıklayacak olursam "benim için seyahat, tarihi yeniden keşfetmektir" diyenlerdenseniz tarihin en güzel yapı örneklerini burada bulabilirsiniz. Her köşe başında tarihi bir kiliseye rastlarsınız yada öyle bir mezarlık görürsünüz ki şehrin sanat galerisine mi geldim ben diye biletinize bir daha bakarsınız. 

Yok eğer "beni tarih sıkar, zaten kitaplarda yeterince okuduk" diyenlerdenseniz ve sadece farklı mutfakları keşfetmek için seyahat edenlerdenseniz Lviv'i daha çok seveceksiniz. Çünkü öyle bir şehirdesiniz ki dünyada kişi başına düşen restoran, kafe ve bar sayısı yüzdesi en çok olan şehir burasıymış. Alternatifin bu kadar çok olmasının yanında fiyatlar da bir o kadar düşük. Yani 3 kişilik bir masada sofrayı donatıp tıka basa doyduğumuzu ve bir de açtırdığımız şişeleri de düşünürseniz ödediğimiz en fazla hesap 1750 Grivna yani yaklaşık 240tl oldu. Şimdi orası cennet mi diye soranları duyar gibiyim. 

Ama daha bitmedi Lviv'de el yapımı çikolata fabrikalarından, bira fabrikasına, hatta kahve fabrikasına kadar çok geniş bir skalada herkese hitap edebilecek içecekleri deneyebileceğiniz yöresel lezzetler de var ve yine tabii çok ucuz fiyata. 


Bizim seyahatimizi gerçekleştirdiğimiz Şubat ayında pasaportla çıkış yapılıyordu ve bizim pasaportlarımızın süresinin dolmasına 35 gün kaldığını uçuş check-in leri yaptığımız esnada pasaport geçerlilik tarihlerini yazarken farkına varmamızla gereksiz bir heyecanlı gerginliğe sebep oldu. Pasaportları çıkarırken 2 yıllık çıkardığımızı hatırlamıyoruz, büyük ihtimalle maddi sebeplerden dolayı öyle oldu ama bunu tamamen unuttuk. Biletlerimizi de 3 ay kadar önceden almıştık ve pasaportlara bakmayı hiç akıl edemedik. Her yolculuk bir tecrübe işte. Eğer bir Avrupa ülkesi olsaydı hiç şansımız yoktu ama Ukrayna için bu süre yeterli olabilirdi. Çünkü Bakanlık sitesinde 30 gün yeterli diye yazıyordu. Ama yine de ters bir görevliye denk gelirsek bizi çıkarmayabilirlerdi. İnternette biraz araştırınca her yer bu sebepten dolayı hava alanından dönen insanların hikayeleriyle dolu. Neyse biz her şeyi göze alıp çantalarımızı hazırladık ama benim gibi evhamlı bir insan için nasıl bir 3 gün geçirdiğimi tahmin edersiniz.

Bir pazar sabahı düştük yollara. Seyahat aşkımız sağolsun Beylikdüzü'nden Sabiha Gökçen'e başka hiç bir güç götüremez bizi. Resmen seyahat evin kapısında başlıyor, uçuştan 5 saat önce düşüyoruz yollara nolur nolmaz trafikte kalmayalım diye. Bir de memuriyet var tabii. Ohal durumunda olduğumuzdan dolayı iş yerimizden yurt dışına çıkabilir evraklarımızı aldık ama hava alanında yine de bir sürprizle karşılaşma olasılığından dolayı uçağı kaçırmamak adına vakitlice gittik. Bir arkadaşımızın da yeşil pasaportu var ve gümrük çıkışında yeşil pasaportluları ayrı bir yerden alıyorlar, tek tek gbt sorgulamaları yaptıkları için biraz vakit aldı. Bizim de pasaportlar sorunlu olduğu için kapıda kontrol sırası bize geldiğinde heyecandan titriyordum. Çok plan yaptık hayaller kurduk ve oradan geri dönmek üzücü olacaktı. Neyse ki hiç birimiz sorun yaşamadan uçağımıza geçtik ve koltuklara oturunca derin bir oh çektik.


Bütün bunların artık Ukrayna'ya gidişte hiç bir önemi kalmamış olsa da bize hep kontrollü olmamız konusunda ders verdi ve ucuz atlattık diyebilirim. Lviv Hava alanında ülkeye ilk gelen turistler için sıkı sorgulamalar oluyor. Bizi ayrı bir odaya yönlendirdiler ve baya bir bekledikten sonra sıra bize gelebildi. Küçük bir bilgisayar kamerasının karşısında birkaç temel soru sordular ve yanımızda getirdiğimiz paraları göstermemizi istediler. Gitmeden önce rezervasyon yaptırmanız önemli ve dönüş biletinizin de çıktısını mutlaka yanınıza alın. Bunları girişte sunmanız gerekiyor.

Neyse ki atlattığımız büyük badirelerden sonra sonunda ülke topraklarına girebildik. Hava alanı çıkışında taksilerle sıkı pazarlıklara girin. Ne kadar pazarlık yaparsanız o kadar ucuza gidebilirsiniz. Bizi 300 Grivnaya götürecek bir taksici geldi ilk olarak yanımıza, sonra bir kaç kişiyle daha konuştuk ve 100 grivnada anlaştığımız biriyle kalacağımız yere gittik. Bir rivayete göre 80 grivnaya da gidenler varmış. Net bir fiyat yok anlayacağınız.

Biz Türkiye'de paraları change yapamadık. Bu yüzden Lviv'de yapmamız gerekti. Ama Hava alanında çok pahalı. Bu sebeple sadece taksiye verecek kadar para çevirseniz yeter, çünkü şehir içinde çok daha uygun fiyata yerler bulacaksınız. Bir de biz kredi kartı kullanmanın çok daha karlı olduğunu keşfettik ve bu yüzden çoğu zaman (özellikle restoran ve kafelerde) kart kullanmaya çalıştık.


Her yerde yaptığımız gibi Lviv'de de airbnb den ev tuttuk. Tutacağımız evlerde özellikle kullanıcının profilindeki yorumlara dikkat ediyoruz. Uygun fiyatta olması önemli ama bir tane dahi olsa kötü yorum olduğunda soru işareti bırakıyor ve sorun yaşama riskini göze almıyoruz. Bu yüzden biraz daha fazla verip güvenilir bir ev sahibi bulun derim. Evimizin manzarası yukarıda gördüğünüz gibiydi. 5. katta bir çatı katında kaldık. Gerçekten çok memnun kaldığımız evlerden biri oldu. Evde 2 yatak odası vardı ve geceliğine 170 tl verdik. Şehrin merkezinde her yere yakındı. Bu sebeple Lviv'de hiç taşıt kullanmadık, yol parasından baya kar ettik.

Taksiye bindiğimizde ev sahibiyle iletişime geçtik ve takside indiğimiz yerden bizi aldılar. Çok tatlı bir çiftti. Eve geçtiğimizde yapmamız ve yapmamamız gerekenleri bize anlattıktan sonra biraz da şehir hakkında muhabbet ettik. Nereleri görmemiz gerektiğini anlattı, biz de görmek istediğimiz yerlerden bahsettik. Bizim Opera binasındaki Kuğu Gölü Balesi'ne biletlerimiz vardı. O sebeple acelemiz olduğundan alel acele çıktık evden.

Opera binasının kendisi bile yeterince güzel değil mi ama? İnsan bu binada ne izlese mest olur zaten.



Yaptığımız araştırmalara göre denk gelirsek mutlaka bir opera yada bale görmemiz gerekiyordu bu şehirde. O sebeple hemen biletlere baktık ve gittiğimiz pazar akşamına Kuğu Gölü gösterisine biletlerimizi aldık. Fiyatlar her şeyde olduğu gibi oldukça uygun. Kişi başı 25 tl ye iyi bir yerden baleyi izleme şansımız oldu ve en iyi deneyimlerimden biriydi diyebilirim. Gözlerimizi bir an olsun ayıramadık ve her bir figür, her bir nota bizi büyülemişti. Bu ikisinin birbiriyle uyumu öyle güzeldi ki inşallah bir daha görme fırsatımız olur. Şimdilik video ve fotolarla avunalım artık.



Baleye kıt kanaat yetişebildiğimiz için yemek yeme fırsatımız olmadı. Resmen acı acına izledik gösteriyi. Bir ara gözüm karardı, hatta Ağafendi son perdede ben artık çıkıyorum açlıktan bayılcam dedi de zorla tuttuk. Gösterinin sonunu asla kaçıramazdım yani. 

Karnımız açtı ama, sanata fazlasıyla doyduğumuz bu gösteriden sonra kendimizi Lviv'in -10°C lik soğuk sokaklarına bıraktık ve iyi bir restoran aradık. Bir kaç restoranı eledikten sonra Mons Pius'ta karar kıldık. 


Yerel bir atmosferi olan Mons Pius'ta değişik lezzetler deneyebilirsiniz. Ben şahsen tavşan etini ilk burada denedim ve gayet güzeldi. Zaten şehrin en güzel restoranlarından biri burası ve sunum olsun, lezzetler olsun oldukça başarılı.

Hesap da bu geldi. Dili bilenler listeyi uzun uzun okuyabilirler ama özet geçecek olursam 5 kişilik bir masada herkesin ana yemeği, ortaya bir takım karışık bira tabağı, bir şişe şarap ve bir kaç tane bira toplamda 1410 Grivna, yani; 200 Tl civarı. Şaka değil gerçek:)
Bu geceyi bu kadar çabuk bitirmemeye kararlıydık. Şehrin en ayak altı, en öğrenci mekanı olan Pijalnia isimli bara geçtik. Pazar akşamı olduğundan mıdır bilmem ama çok hareketli bir mekan. Dar bir alanı olmasına rağmen giren çıkan insan çok. Bira da içilebilir ama barmanlerin hazırladığı küçük shut lar daha ilgi çekici. Bir kaç tane denemeye kalkışınca ne olduğunu anlayamadan "vazdorovya" oluveriyor insan. Hiç korkmayın Lviv'in gece soğuğunda kapıdan çıkıp 2 dakikalık yürüyüşten sonra, hiç bir şeyin kafası kalmıyor, cin gibi oluyorsunuz. 

Ah bu görüntüde küçük ama etkisi büyük bardaklar yok mu? Ne şirin duruyor ama dimi?

***

Yeni bir güne uyanırken kat kat giyindiğimiz kıyafetlerimizle zar zor çıkabildik dışarıya. Çok ilginç bir soğuk var. Yeterince sıkı giyinirseniz üşümüyorsunuz. Ama mesela benim gibi eldivenlerinizi evde unuttuysanız farkına bile varmadan parmaklarınız yavaştan donarak hissizleşmeye başlıyor. Düşüverir alimallah her daim tedbirli olmak lazım.

Üst üste giyinmekten hareket etmekte sıkıntı yaşıyor insan.
Evden kahvaltı yapmak için çıktık ve Shtrudel Hause'a gitmeye karar verdik. Yapılması gerekenler listesinde Shtrudel tatlısını yemek vardı ve bunun için mekanı ararken, maps uygulamalarını kullanıyoruz. Bu şehirde yol tarifi aldığınız yer sadece bir kaç adım uzağınızda olması komik oluyor. Nitekim burası da öyle oldu. 


Çok şirin bir mekan burası. Kahvaltı için bizim Türk kahvaltısına az da olsa yakın bir şeyler bulmanız mümkün. Ben kahvaltıda yumurtasız domatessiz yapamam ve burada yumurtanın çeşitli tariflerini bulmak mümkün. Ama biz ek olarak bir de peynir tabağı isteyince garson bize anlamsız gözlerle baktı. Hele bir de ekstra ekmek isteyince ne yapacağını şaşırdı eleman. Ne var yani kahvaltı ediyoruz burada peynir, ekmek istemek ne kadar abes olabilir ki? Üstüne "Strudel" tatlımızı da yedik de aklımızda kalacağına midemizde dursun dimi. Tüm gün dolaşacağımız için tüm enerjimizi topladık mı? Şimdi ver elini Lviv sokakları...

İlk olarak Lviv'in en meşhur buluşma yeri olan Belediye Binası'na gidip Çan Kulesi'ne çıkmaya karar verdik. Lviv'e bir tepeden bakalım, bakalım ne var ne yok. 



Hala görevini sürdürmekte olan bu yapının ilk 5 katı bildiğimiz devlet dairesi. Girişte asansöre biniyorsunuz ve 5. kata çıkıyorsunuz, oradan da tabelaları takip ederek son derece sıradan bir kapıdan geçiyor, orada gişeyi görüyorsunuz. Giriş 20 grivna'ymış. Parayı verdikten sonra yüzlerce basamak merdiven çilesi başlıyor. Döne döne kulenin tepesine çıkıyorsunuz. Oldukça yorucu bir aktiviteden sonra işte tüm Lviv ayaklarınızın altında...



Haritadan işaretler gibi gideceğimiz yerleri buradan bakıp karar veriyoruz ve kendimize bir rota oluşturuyoruz. Manzaranın keyfini çıkarıp merdivenlerde yorulan bacaklarımızı dinlendirdikten sonra çıktığımız basamakları geri iniyoruz.

Baca Temizleyen Adam
Sırada Lviv'in en ilginç mekanlarından biri olan çatısında Baca Temizleyen Adam Heykelinin olduğu House of Legends var. Bu mekanın her katında farklı konseptlerde odalar yer alıyor. Açıkçası biz çok anlam veremedik ama yöresel bir kültürü temsil ediyordur herhalde bu konseptler. Zaten karnımız çok aç olmadığından burada oturmadık, bacadaki elemanı görüp çıkalım dedik. Yine kısa ama etkili bir merdiven macerasından sonra bacacıya ulaştık. Burada bir de Uçan Araba sürprizi ile karşılaştık. Harry Potter'ın uçan arabası misali Hogwarts'a götürse ya bu araba bizi...


Bacacının kolunun altındaki şapkaya dilek dileyip bozuk para atıyorsunuz eğer para şapkadan geçerse dilek kabul oluyormuş, yutarsan...Biz de bir kaç kuruşumuzu buraya heder ettikten sonra, arabada da bir takım şebekliklerde bulunduk ve eğlencemiz sonra erince Lviv'in karlı sokaklarına geri döndük. 

Church of the Holy Communion
Artık bir iki kilise görme zamanı gelmişti ve ilk olarak Dormition Church sonra da Church of the Holy Communion'a girdik. Buradaki kiliseler son derece etkileyici. Mimarisi ve süslemeleri çok ihtişamlı. Ayrıca bir başka dikkatimi çeken husus kiliselere çok fazla insan olması. Tabiiki daha çok tören saatleri olmak üzere kiliseler çok kalabalık oluyor. Zaten belli saatler dışında da kapalı oluyorlar. 

Dormition Church
Dormition Church' ün köşesinde sahaf çarşısı tadında çok güzel bir pazara denk geldik. Eski plaklar, kitaplar, dergiler, ilgilisine hitap edecek nitelikte binimum eşyalar satılıyor. Lviv'de el yapımı hediyelik eşyaların satıldığı pazarlardan, bu tarz antika eşyaların satıldığı pazarlara kadar değişik pazarlar mevcut. Sevdiklerinize bu tarz hatıralar alabilirsiniz. 



Lviv'de bu soğuk mevsimde gezmek gerçekten oldukça zor, zorlanmadık dersek yalan olur. Ama dünyanın bu kadar kuzeyinde böyle bir soğukta ilk defa bulunuyorduk ve eğer yaz mevsiminde gitmiş olsaydık böyle bir deneyimi hiç yaşayamamış olacaktık. Bu sebeple aslında bu da yapmadık demeyeceğimiz bir tecrübeydi. "To do list" den bir madde silinmiş oldu farkına varmadan. 

Soğuğu iliklerimize kadar hissetmemize rağmen gezmekten kendimizi alamıyorduk. Lviv'de her bir sokakta karşınıza değişik bir heykel çıkıyordu. Sadece sokaktaki heykelleri incelemek için ayrıca bi tur düzenlenebilir. Mesela öylesine gezerken karşımıza çıkan Gülümseyen Balık Heykeli gibi. Dziga Galerisinin girişinde yer alan bu heykel galerinin simgesi haline gelmiş. Zaten bu heykeli görmeseydik galeriyi de fark etmezdik. Hem bir kaç sanat eserini görüp hem de 10 dakikalığına ısınmış olduk. 

Gülümseyen Balık Heykeli Ağafendi'yi severken.
Yine bir başka tesadüf de kahveyi Lviv halkına tanıtan askerin heykelini görmemiz oldu. Heykelin kılık kıyafeti biraz aşina gelince ismini internette aratmamızla ilginç bir bilgiye ulaştık. 
II. Viyana Kuşatması döneminde kuşatmayı kaldırıp geri dönen Osmanlı ordusundan kalanlar arasında çuvallar dolusu kahve bulunuyormuş. Tabii o dönem bu bölgede kahve çok az bilindiği için insanlar, deve yiyeceği olduğunu düşündükleri kahveyi Tuna Nehri’ne dökmeye başlamışlar. Geçmişte savaş esiri olarak Osmanlı topraklarında kahveyi tanıma fırsatı bulmuş olan tüccar, diplomat, casus ve asker Jerzy Franciszek Kulczycki (heykelin ta kendisi), "Durun!" demiş "Napıyorsunuz efendim, onlar kahve oluyor ve yüzyıllar sonra üstüne isimlerinizi yazdığınız bir bardağına en az 10 tl vereceksiniz". Tabii bu fikir aklına yatmış olacak ki hemen buradaki ilk kahvehaneyi açmış ve burası büyük bir popülarite kazanmış. Akıllı adammış vesselam.

Jerzy Franciszek Kulczycki - Kostümü size de tanıdık gelmiyor mu?
Bu kadar kahve muhabbetinden sonra oturup bir kahve içmenin vakti geldi de geçiyor bile. Zaten ayak parmaklarımız iptal olmuş hissizleşmiş, derhal bir yerde eski hallerine geri döndürmeliyiz diye düşünerek bulduğumuz ilk kafeye girdik. Lviv'in starbuksı diyebileceğimiz "Aroma Kava" lardan birine oturduk. 

Yine bedavadan biraz pahalı bir yer daha. 3 kişi toplam 135 grivna ödedik yani 20 lira bile değil...
Karnımızı doyurup ısındığımıza göre biraz daha gezelim. Yemekler ucuz olunca kadın okuyucularımın aklına da benimki gibi hemen alışveriş fikri geldi dimi. Sezin'le kıvranıyoruz ama biraz da mağaza gezelim diye. Neyse ki Ağafendi'yi de ikna ettik ve gördüğümüz ne kadar mağaza ve avm varsa daldık. Girip çıktıkça moraller düştü ve ümitler tükendi resmen. Meğer giyim kuşam için aynı şey geçerli değilmiş. Etiketlerde euro fiyatlar gördük. Siz siz olun sakın Lviv'e güvenip az eşya getirmeyin. Uyduruk bir kaşkolun bile 7-8 euro olduğu yerden bahsediyorum. Alış veriş maceramız resmen hüsranla sonuçlandı.  

Moralimiz yerine gelsin diye şöyle güzel bir restorana; bir İtalyan restoranı olan Da Vinci'ye oturduk. Opera binasına yakın bir yerde bulunan restoranda resmen zengin Arap turistler gibi menüde ne görürsek söyledik. 



Öncelikle birer ana yemek ve salataları yedikten sonra, üstüne bir de boyutunu ayarlayamadığımız baya büyük boy pizza sipariş verince, garson kız "it is a huge one" dedi ama biz dinlemedik tabiiki. Ne yani birer parça etin üstüne pizza yiyemeyecek miyiz? Tabii bu umarsızlığımızda; açtırdığımız bir şişenin etkisi yok değildi. Pizza geldiğinde biraz utandık; "Wauww!" falan dedik. Sırf garson kıza yanlış anlaşılma olmuş imajı vermek için. Ama hepsini yerken hiç de utanmadık, yani ne olsun? Ziyan mı olsundu?...

Tıka basa doyduktan sonra biraz da gece sokakların tadını çıkardık. Gecesi de ayrı güzel bu şehrin. Oldukça hareketli, geç saatlere kadar uyumuyor. Bu soğuk hava bizim gibi turistler dışında kimseyi etkilemiyor. 

Eğer şanslıysanız sokaklarda müzisyenlere denk gelirseniz. Biz güzel bir grubu dinleme şansını yakaladık.
Lviv'in en meşhur mekanlarından Beer Theatre'a gitmeden olmaz tabii. Burası 4 katlı, değişik bir dekorasyona sahip, canlı müzik dinleyebileceğiniz bir bar. Grubun çaldığı sahneyi her kattan izleyebiliyorsunuz. Müzikleri güzel, en azından bize hitap ediyordu. Ayrıca ilginç hediyelik eşyaları var. Burada uzun uzun oturup bu güzel günün yorgunluğunu çıkardık. 

Beer Theatre
***

Bir başka yeni güne daha Lviv'de uyanmanın mutluluğunu yaşıyorduk. Şansımıza hava hep güneşliydi. Böyle güzel havalarda kahvaltıya gitmek gibisi yok. Ama çıktığımızda evimizin camında manzarasını izlediğimiz Bernardine Church de bir tören sonrası kalabalığını gördük. Bir önceki gün uğradığımızda kapalı olan kilisenin kapısını açık görünce hemen daldık içeriye. Kilise mükemmel süslemelere sahip; heykel ve resimlerle dantel gibi işlenmiş. 

Bernardine Church iç görüntüsü
Kiliseden çıkınca Cafe Centaur'a bir Ukrayna çorbası olan Borsch Çorbası içmeye gittik. Karışık bir sebze çorbası görünümünde ama asıl malzeme pancar ve sirke, sonrası aklınıza gelen tüm kış sebzelerinin karışımı işte. Denemek için bir tabak söyledik önce, aslında lezzet olarak ben sevdim de ama kahvaltıda yiyecek kadar değil. Hemen yumurtalı, domatesli,  klasik bir şeyler sipariş ettik ki sabah sabah afyonumuz patlasın. 

Cafenin önünde bulunan minik heykelciğin de başını okşamadan içeri girmeyin, iyi şans ve para getiriyormuş...
Karnımızı doyurduğumuz gibi yine Lviv'in soğuk sokaklarına kendimizi bıraktık. Baya yakınımızda bulunan Boim Şapeli'ne gittik fakat şapelin girişinde bir bayan oturmuş bilet kesiyor. Kişi başı 30 grivna olan şapele tek meraklısı ben olduğumdan, yalnız girdim. Zaten küçücük bir mekan olduğundan bir kaç fotoğraf çekip çıktım. 



Lviv'in tarihi simgelerinden olan Lyçakivske Mezarlığı'na gitmenin planını yapmıştık. Ama şehre biraz uzak olduğundan bir taksiye sorduk ve bizi 100 grivnaya götürdü. İyi ki de gitmişiz dediğim yerlerin en başında geliyor. Böyle güzel bir mezarlık görmemiştim. Adeta açık hava müzesi. El değmemiş karların arasında yükselen çamlar ve o etkileyici heykeller...






Mezarlığa giriş ücreti kişi başı 25 grivna 

Buradan çıktıktan sonra aslında çok fazla uzaklaşmadığımız şehir merkezine yürüyerek dönmeye karar verdik. Böylece daha çok yeri keşfetme şansımız oldu. Çok klişe ama bir yeri en iyi sokaklarında kaybolarak tanıyabiliriz. 

Yine gördüğümüz her mağazaya girip çıkarak, sokaklarda dolandık ve yaklaşık 2 saatlik yürüyüşün ardından görmek istediğimiz yerlerden birisi olan Pototskih Sarayı'na gittik. Burası eskinin sarayı şimdi ise Lviv Art Palace olarak kullanılıyor; çeşitli sergiler, balolar, davetler düzenleniyormuş. 


Artık pilimiz bitiyordu ve biraz enerji toplamak için bir yerlerde dinlenmemiz gerekiyordu. Ve bu dünyada dinlenmek için yapılmış tartışmasız en güzel mekana doğru yürümeye başladık; Handmade Chocolate...

Burası benim için adeta cennet. Her yerde çikolatanın yüzlerce çeşidi. İsterseniz açıktakilerden bir kutu hazırlatıyorsunuz, isterseniz de hazır kutularda var onlardan alabiliyorsunuz. Daha bir çok yüzlerce çeşit hediyelik kutularda çikolatalar mevcut. Ayrıca kalıp kalıp çikolatalardan da alabilirsiniz. Bana kalsa hepsinden birer tane alırdım ama o kadar çeşit var ki dönüşte bagaj sıkıntısı yaşayabilirdim.


Burası birkaç kattan oluşuyor ve en üst katında da tüm bunları deneyebileceğiniz, isterseniz çikolatalı pastalardan yiyebileceğiniz ve yanında da eritilmiş çikolata içebileceğiniz bir kafe bulunuyor. 


Dantellerin süslediği masalarda tatlı komasına girmek üzereydim ki zor kaldırdılar beni. Atıştırdığım çikolataların ardından, güzel bir pasta ve yanında da eritilmiş çikolata... Allahım rüyada mıyım yada cennette mi? Hem de 3 kişilik bir tatlı komasının maaliyeti 208 grivna yani 30-35 tl arasında bir şey tuttu. Daha ne diyim...

Bu civarda bol bol hediyelik eşyalar satın alabilirsiniz. Herkese bir şeyler almak için gezinince zaman nasıl geçmiş anlamıyorsunuz. Bir baktık ki akşam oluvermiş. Zaten bugün biraz hediye günü oldu. Bol bol dükkan ve mağaza dolaştık. 

Yemek için yine internetten olumlu yorumlarını duyduğumuz Kumpel'e gittik. Biz koşturmacadan farkında değildik bugün sevgililer günüymüş. Tabii restoranlarda yer bulmak ne mümkün. İlginç bir şekilde Lviv'de bu güne oldukça değer veriyorlar. Her yerde renk renk laleler satılıyordu. Bu sebeptendir ki Kumpel'e girdiğimizde rezervasyonsuz almıyoruz dediler. Tabii bi hayal kırıklığı yaşadık. Merak ettiğimiz restoranlardandı. Sonra biraz zorlama ve ısrar sonunda bi şekilde yer ayarlandı. Ama tabii oldukça yoğun bir akşam olduğundan olsa gerek siparişimizi vermek ve yemeğin gelmesini beklemek baya uzun sürdü ve garsonun hatasından dolayı siparişlerde karışıklıklar oldu falan derken fiyasko bir yemek oldu bizim için. Bir de damak tadımıza uymayacak yanlış seçimden kaynaklı yemekleri yiyemeyince resmen aç kaldık diyebiliriz.

Resimde güldüğümüze bakmayın buradaki herkes aç!!Yine de Kumpel'in önünde bi foto alırız.
Tabii aklımıza ilk gelen yere biricik İtalyan dostlarımızın yetenekli ellerine koştuk ve tekrar Da Vinci'de bulduk kendimizi. Bir önceki akşam tam yiyemediğimiz pizzadan bi daha söyledik ve afiyetle yedik. 

Da Vinci'de oturduğumuz masadan aşağı kattaki aşçıları izleyebiliyoruz. İşlerini müthiş ciddiyet ve incelikle yapıyor tabakları adeta  sanat eseri.
Aslında en başta planımızda Krivka (криївка) 'ya gitmek vardı. Lviv'e gelip Krivka'yı görmeden gitmek olmaz. Tabii herkes bizim gibi düşünmüş olacak, önünde öyle bi sıra vardı ki bizim de kısıtlı zamanımızda beklemeye imkanımız yoktu. Ama Da Vinci'den çıkınca tekrar gittik ve sıra kalmadığını görünce hemen girdik. Girdik derken tabii parolasız giremiyorsunuz. Krivka Ukrayna milliyetçiliği teması kullanılarak UPA'nın savaşçılarına adanmış bir mekan ve oldukça ünlü. Mekana girmek için kapıdaki asker kıyafetli nöbetçiye parolayı söylemeniz gerekiyor. Nöbetçi size "Slava Ukraina"(Şanlı Ukrayna) dediğinde cevap olarak "Geroyam Slava"(Şanlı Kahramanlar) demeniz gerekiyor. Komik ama değişik bir şey olduğundan ilginç geliyor insana. Ardından nereli olduğumuzu sordu ve Türkçe bir kaç bir şey de söyleyince insanın gönlünü fethediyor. Eğlenerek girdiğiniz mekan bazıları için özellikle klostrofobisi olanlar için aslında oldukça boğucu olabilir. Yerin altında oda içinde oda, tüneller, resmen gizli bir savaş sığınağında gibi hissediyorsunuz ki ben bu tür şeylere bayılırım. 


Odaları gezip boş olan bir masayı gösterdiler ve oturduk. Duvarlarda tüfekler, askeri üniformalar, çantalar, kasklar, Putin'in ve Obama'nın komik karikatürleri var. Hatta bir odada Putin'in resmi üzerine atış yapabileceğiniz bir alan var. Menü bile bu şekilde tasarlanmış: 


Burada tüfekle shot yapmadık ama minik bardaklarla baya bi shot yaptık diyebilirim. Ukrayna'daki bir başka ilginç akşamdan sonra son günümüz gelmişti artık.

***

Son günümüzü çikolata alışverişine adamıştık. Bu sebeple tüm eşyalarımızı valizlerimize yerleştirip hazırlandıktan sonra, kahvaltı için fazla zamanımız olmadığından pratik ve beklemeyeceğimiz bir şey olsun diye Aroma Kava'nın o lezzetli sandviçlerini yemeğe gittik. 

Sonrasında ise kalan tüm Grivnalarımızı gözümü kırpmadan yatırabileceğim Roshen'e çikolata alışverişine gittik. Herkese bol bol verebileceğimiz güzel hediyeler aldık. Tabii en az 6 aylık çikolata ihtiyacımı da aldım diyebilirim. :)

Burası Roshen'in önündeki şekerci ayıcıklar.
Kısa ama oldukça güzel geçen bir macera daha böylece bitmiş oldu. Sonuna kadar okuyanlara sonsuz teşekkürler. Eklemek istediğiniz veya da sormak istediğiniz şeyler olursa yorumlara yazabilirsiniz. Bir sonraki macerada görüşmek üzere...

Ayşenur&Ağafendi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder